Bir haber telefonumuza düşüyor. Ardından bir fotoğraf, birkaç saniyelik bir video, öfkeyle yazılmış bir yorum… Daha ne olduğunu anlamadan kendimizi o haberin içinde buluyoruz. Okuyor, tepki gösteriyor ve paylaşıyoruz. Peki, paylaştığımız bilginin doğru olup olmadığını ne zaman düşünüyoruz?
Çoğu zaman iş işten geçtikten sonra.
Yeni medya araçları hayatımıza büyük bir hızla girdi. Haber almak kolaylaştı, mesafeler kısaldı, herkesin söz söyleyebildiği bir iletişim ortamı oluştu. Ancak doğru bilgiye ulaşmak, bilgiye ulaşmak kadar kolaylaşmadı. Yanlış da doğruyla aynı kanallardan, aynı hızla yayılmaya başladı.
We Are Social ve Meltwater’ın 2024 raporuna göre dünyada tekil cep telefonu kullanıcılarının sayısı 5,61 milyara ulaşmıştı. Sosyal medya kullanıcılarının sayısı ise 5 milyarı aşmıştı. Aynı rapor, bir kullanıcının sosyal medya platformlarında günde ortalama 2 saat 23 dakika geçirdiğini gösteriyordu.[1] Haberlerin, görüntülerin ve yorumların dolaştığı alanın büyüklüğünü anlamak için bu rakamlar yeterli.
McLuhan’ın “küresel köy” düşüncesiyle anlattığı dünyada artık bir görüntünün milyonlarca insana ulaşması saniyeler sürüyor. Bir canlı yayın gafı, bir fotoğraf, bir kişiye veya topluluğa yöneltilmiş söz, kısa sürede herkesin gündemine girebiliyor.[2] Aynı imkân, gerçeği çarpıtmak isteyenlerin de elinde.
Bugün akıllı telefonu olan herkes karşılaştığı olayı kaydedebiliyor. Gördüğünü kendi yorumuyla aktarıyor, kimi zaman kendisini bir muhabir gibi konumlandırıyor. Bu paylaşımların bir kısmı anlık tepkiyle, bir kısmı daha fazla takipçiye ulaşma ve görünür olma isteğiyle yapılıyor. Kullanıcı, yanlış bir bilgiyi yaydığının farkında olmayabiliyor. Fakat o bilginin ilk kez ortaya atılması bilinçli bir tercihin sonucu olabiliyor.
Burada yanlış bilgi ile dezenformasyon arasındaki ayrım önem kazanıyor. Her yanlış bilgi kasıt taşımayabilir. Dezenformasyonda ise yanıltma, çarpıtma veya eksik bilgiyle belirli bir algı oluşturma amacı vardır.[3] Bir kişi ya da kurum hedef alınabilir; toplumun belli bir konuda yanlış düşünmesi istenebilir.
Sonuçta ortaya çıkan zarar, bir düzeltme metniyle kolayca giderilemiyor. Yalan yayıldıktan sonra doğrusu açıklansa bile insanların zihninde ilk karşılaştıkları bilginin izi kalabiliyor. İtibar kaybı yaşanıyor, güvensizlik büyüyor, toplumsal gerilim artıyor. Bu nedenle yalan haberle mücadelenin en etkili yolu, mümkün olduğunca yayılmadan önüne geçmek.
Yakın tarihte bunun ağır örnekleri var.
1990 yılında, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Nayirah adlı genç bir kızın anlattıkları Amerikan kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Kuveyt’teki bir hastanede yaşandığını söylediği olaylar, Irak’a müdahale tartışmalarında etkili olmuştu. Daha sonra yapılan araştırmalarda, anlatının arkasındaki halkla ilişkiler çalışması ve genç kızın Kuveyt’in ABD büyükelçisinin kızı olduğu ortaya çıktı.[4]
2014 yılında Rus devlet televizyonunda yayımlanan, Ukraynalı askerlerin bir çocuğu öldürdüğü iddiası da benzer bir örnekti. Büyük bir vahşet anlatısıyla sunulan haberin gerçek dışı olduğu sonradan anlaşıldı.[4] Fakat haber çoktan insanların öfkesine, korkusuna ve kanaatine karışmıştı.
Türkiye’de de özellikle toplumsal olaylar sırasında eski görüntülerin yeniymiş gibi paylaşıldığına, başka ülkelerde yaşanan olayların burada gerçekleşmiş gibi sunulduğuna rastlıyoruz. Gezi Parkı olayları sırasında dolaşıma giren, bir çocuğun polis aracıyla ezildiği iddiasıyla paylaşılan görüntü bunlardan biriydi. Görüntünün daha önce yurt dışında yaşanmış bir olaya ait olduğu ortaya çıkmıştı.[5]
Bazen de görüntünün kendisi değiştiriliyor. Depremden sonra ayakta kaldığı, Irak’ta bir Japon şirketi tarafından yapıldığı ileri sürülen merdiven fotoğrafını hatırlayalım. Fotoğrafın aslının 2013 yılında Suriye’de çekildiği ve merdivenin görüntüye sonradan eklendiği belirlenmişti.[6]
Yapay zekâ destekli uygulamalar bu meseleyi daha da büyütüyor. Artık yalnızca fotoğraflar üzerinde oynanmıyor; bir insanın sesi taklit edilebiliyor, söylemediği sözler kendi ağzından çıkmış gibi gösterilebiliyor.
Ali Erbaş’ın Audi A8 tartışmalarına ilişkin konuştuğu izlenimi verilen video da bunun örneklerinden biriydi. Görüntüler gerçek bir konuşmadan alınmıştı. Ancak videoya eklenen ifadeler orijinal kayıtta yer almıyordu. İncelemede, 22 Kasım 2019 tarihli görüntülerin ses klonlama yöntemiyle değiştirildiği ortaya konuldu.[7]
Böyle bir ortamda yalnızca “Gördüm” demek yetmiyor. Görüntünün nerede, ne zaman ve hangi bağlamda kaydedildiğini de bilmek gerekiyor.
Doğrulama platformlarının önemi burada ortaya çıkıyor. Aslında haberi doğrulamak gazeteciliğin öteden beri temel sorumluluklarından biri. İnternet ve sosyal medyayla büyüyen bilgi kirliliği, bu sorumluluğun ayrı çalışma alanlarına dönüşmesini gerekli kıldı.
Dünyada Snopes, PolitiFact, FactCheck.org, Full Fact ve Africa Check gibi kuruluşlar bu alanda öne çıktı. Türkiye’de ise Yalansavar, Muhtesip, Malumatfuruş, Teyit ve Doğruluk Payı gibi girişimler farklı alanlardaki iddiaları incelemeye başladı. Anadolu Ajansı Teyit Hattı ve TRT Doğrusu Ne gibi yapılar da bu çalışmalar arasında yer aldı.
Türkiye’deki doğrulama girişimlerinin geçmişine bakıldığında dikkat çekici bir ihtiyaç görülüyor: Yanlış bilgi yalnızca sosyal medyada üretilmiyor. Gazetelerde, televizyonlarda ve köşe yazılarında da karşımıza çıkabiliyor.
2009 yılında kurulan Yalansavar’ın ilk dönem çalışmalarında domuz gribi ve aşılarla ilgili yanlış iddialar öne çıkıyordu. Muhtesip ise köşe yazarlarının aktardığı bilgileri incelemek amacıyla yola çıkmıştı. Daha sonra Malumatfuruş adıyla sürdürülen çalışmalar, ana akım medyada yer bulan iddiaların da denetlenmesi gerektiğine dikkat çekiyordu.[8]
Bu eleştiriyi önemsemek gerekiyor. Bir yazının çok okunması, içindeki bilgilerin doğruluğunu garanti etmiyor. Köşe yazarının tanınmış olması da araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Gazetecilik, okurun duymak istediğini söylemeye indirgendiğinde yanlış bilgiye alan açılıyor.
Peki, bütün bu platformlar varken kamu bünyesinde bir doğrulama merkezine neden ihtiyaç duyuldu?
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’ni değerlendirirken üzerinde durduğum temel soru buydu.
Merkezin kuruluşu, 5 Ağustos 2022 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun tarafından duyuruldu. Açıklamada, Türkiye’ye karşı yürütülen sistematik dezenformasyon kampanyalarıyla mücadele amacıyla İletişim Başkanlığı bünyesinde müstakil bir birim oluşturulduğu belirtildi.[9]
Türkiye gibi gündemi hızlı değişen ve jeopolitik konumu nedeniyle uluslararası gelişmelerden doğrudan etkilenen bir ülkede, yanlış bilginin sonuçları bireysel mağduriyetlerin ötesine geçebiliyor. Kurumlar hedef alınabiliyor, ülkenin uluslararası itibarı zarar görebiliyor. Dezenformasyon kimi durumlarda millî güvenliği ilgilendiren bir meseleye dönüşebiliyor.
Kamu bünyesindeki bir merkezin teknik imkânları, personel kapasitesi ve ilgili kurumlarla bilgiye erişim olanakları bu bakımdan önem taşıyor. Özel doğrulama platformlarının ekonomik ve kurumsal koşulları nedeniyle yetişemediği veya gözden kaçırabildiği konular bulunabilir. Bu nedenle kamusal bir yapının varlığını gerekli görüyorum.
Elbette kamuya bağlı bir doğrulama kuruluşu söz konusu olduğunda tarafsızlık sorusu da gündeme gelir. Gazetecilikte doğrulamanın değeri, bilginin kimden geldiğine göre değişmemesinde yatar. Doğrulama platformlarının ekonomik ve siyasi ilişkilerinin çalışmalarına etkisi, yalnızca kamu kuruluşları için değil, bu alanda faaliyet gösteren bütün yapılar için sorulması gereken bir sorudur.
Benim burada önemsediğim, doğrulama faaliyetinin hükümet merkezli bir savunma anlayışından ziyade devletin ve toplumun doğru bilgi ihtiyacına dayanmasıdır. Özel doğrulama kuruluşlarının da aynı alanda faaliyet göstermesi, farklı kaynaklardan karşılaştırma yapabilme imkânı sunar.
2022–2024 dönemini kapsayan incelememde Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin çalışma prensiplerine, yayınlarına ve bültenlerine baktım. Merkezin kendi açıklamalarında, uzman editörlerden oluşan ekibin kesintisiz haber taraması yaptığı, sosyal medyada yayılan veya yayılma ihtimali bulunan iddiaları incelediği belirtiliyordu.[9]
Merkezin çalışmaları doğrulama açıklamalarıyla da sınırlı değildi. Dezenformasyonla mücadele rehberleri, dezenformasyonun psikolojisine ilişkin yayınlar, kısa bilgilendirmeler ve eğitim içerikleri sunuluyordu. İncelemenin yapıldığı 6 Haziran 2024 tarihinde 129. Dezenformasyon Bülteni yayımlanmıştı.
Bu yayınların ücretsiz olması ve farklı yaş gruplarının erişimine açılması da önemli. Çünkü dezenformasyonla mücadeleyi yalnızca uzmanların işi olarak görmek yeterli değil. Yanlış bilgiyi tanıyabilen, kaynağı sorgulayan ve paylaşmadan önce durup düşünen bir toplumun oluşması gerekiyor.
Medya okuryazarlığı bu yüzden meselenin merkezinde yer alıyor. Bir haberi farklı kaynaklardan okumak, fotoğrafın ilk yayımlandığı yeri araştırmak, videonun tamamına ulaşmak, gerektiğinde tersine görsel aramadan yararlanmak günlük alışkanlıklarımızın parçası olmalı. Doğrulama platformları da bu çabayı destekleyen kaynaklar arasında görülmeli.[10]
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin bültenleri ve eğitim çalışmalarının Türkiye’de önemli bir ihtiyaca karşılık geldiğini düşünüyorum. İncelediğim dönemde yayınların konu çeşitliliği ve kamuya açık kaynaklar sunulması, bu kanaatimi destekliyor.
Yalanın yayılması birkaç saniye sürüyor. Doğrusunu araştırmak ise zaman, emek ve sorumluluk istiyor. O emeği veren kuruluşlara ihtiyacımız var. Fakat bizim de paylaştığımız her bilginin sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor. Telefonumuzdaki paylaş düğmesine basmadan önce soracağımız küçük bir soru, büyük bir zararın önüne geçebilir: Bu bilginin doğruluğundan emin miyim?
Dipnotlar
[1] We Are Social ve Meltwater, “Digital 2024: 5 Billion Social Media Users”, 2024. Veriler 2024 yılına aittir. Rapor.
[2] Ş. Arslan, “Sosyal Medya ve Dezenformasyon Tehdidinde Gazetecilik”, Aksaray İletişim Dergisi, cilt 4, sayı 2, 2022. McLuhan’ın küresel köy yaklaşımına ilişkin değerlendirme, özgün makaledeki aktarım çerçevesinde kullanılmıştır.
[3] A. Arıkan, “Disiplinlerarası Alanda Yeni Bir Oluşum: Bilgi ve İnovasyon Yönetimi”, Bilgi Çağında Varoluş: Fırsatlar ve Tehditler Sempozyumu, Yeditepe Üniversitesi Yayınları, 2011, s. 15–29; H. Ilgın, “Sosyal Medyada Dezenformasyon ve Halkla İlişkiler İlişkisi”, İletişim Çalışmaları Dergisi, 7(2), 2021, s. 303–322.
[4] BBC Türkçe, “Savaş ve çatışmalara neden olan 3 sahte haber”, 26 Nisan 2018. Yazı.
[5] Sabah, “Gezi’nin Efsaneleşmiş Yalanları”, 31 Mayıs 2016. İlgili içerik.
[6] Ç. Çetindemir, “Görsel dezenformasyon: Her gördüğünüze inanmayın”, Anadolu Ajansı Teyit Hattı, 14 Şubat 2023. Yazı.
[7] İ. Kılıç, “Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın konuşmasını gösteren video gerçek mi?”, Teyit, 18 Mayıs 2024. Analiz.
[8] H. A. Ünver, Türkiye’de Doğruluk Kontrolü ve Doğrulama Kuruluşları, Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM), 2020.
[9] Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin kuruluş duyurusu, çalışma prensipleri ve yayınları. Kuruma ilişkin değerlendirmeler, özgün makalenin inceleme dönemi olan 2022–2024 yıllarıyla sınırlıdır. Kurumun internet sitesi.
[10] N. Mutlu, “Yanlış Bilgi ve Dezenformasyonla Mücadele: Kavramlar ve Uygulamalar”, Uluslararası Sosyal Bilimler Akademi Dergisi, sayı 13, s. 464–493; S. İrvan, “Yanlış bilgiyle doğru mücadele: Doğrulama platformları nasıl işlemeli?”, 7 Kasım 2022. Yazı.
Odak anahtar kelime:
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi
