Tüketim Toplumu ve İsraf: İhtiyaç mı, Gösteriş mi?
Bir eşyayı ne zaman değiştirmemiz gerekir? Eskidiğinde mi, işimizi görmediğinde mi, yoksa yenisi çıktığında mı?
Bu sorunun cevabı, tüketimle kurduğumuz ilişkiyi de anlatıyor. Kullanabildiğimiz bir ürünü yenilemek için artık mutlaka bozulmasını beklemiyoruz. Bazen bir reklam, bazen bir kampanya, bazen de başkasında gördüğümüz bir model yeterli oluyor. İhtiyaçlarımızın yanına beğenilme, kabul görme ve başkalarından geri kalmama isteği ekleniyor.
Tüketmek hayatın gereği. Beslenmek, giyinmek, barınmak ve günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak zorundayız. Ancak tüketimin hayatımızdaki yerini konuşurken ihtiyaçlarımızı karşılamakla sürekli daha fazlasını istemek arasındaki farkı görmemiz gerekiyor.
Bugünün sorunu, insanın tüketmesi değil; kendisini tükettiği şeylerle ifade etmeye başlaması.
Kullandığımız telefon, giydiğimiz kıyafet, oturduğumuz ev ve gittiğimiz mekânlar zaman zaman birer kimlik belgesine dönüşüyor. Bir eşyanın ne işe yaradığından önce, başkalarının gözünde ne anlama geldiğini düşünüyoruz. Tüketim kültürü üzerine yapılan çalışmalar da mal ve hizmetlerin ihtiyaçları karşılamanın ötesinde toplumsal konum ve kimlikle ilişkilendirildiğine dikkat çekiyor.[1]
Böyle bir ilişkide yeterli olanı bulmak zorlaşıyor. Çünkü satın alınan her şeyin ardından daha yenisi, daha gösterişlisi veya daha çok ilgi göreni çıkıyor. Bir ihtiyacımızı karşıladığımızı düşünürken kendimizi başka bir isteğin peşinde buluyoruz.
Tüketim toplumunun tarihini yalnızca alışveriş alışkanlıkları üzerinden okumak da yeterli değil. Üretimin artması, sanayileşme, kentleşme ve ekonomik ilişkilerin değişmesi bu sürecin parçaları. Daha fazla ürünün üretildiği bir düzende, o ürünleri satın alacak daha geniş kitlelere ulaşmak önem kazanıyor.[2]
Reklam ve pazarlama faaliyetleri de burada devreye giriyor. Ürün tanıtılıyor, özellikleri anlatılıyor; fakat çoğu zaman bununla yetinilmiyor. O ürüne sahip olmanın bize nasıl bir hayat sunacağı da gösteriliyor.
Bir kıyafetle daha itibarlı, bir otomobille daha başarılı, bir eşyayla daha mutlu olacağımız düşüncesi işleniyor. Satın aldığımız şeyin kullanım değerinin yanına bir vaat ekleniyor. Reklamın tüketim kültüründeki etkisini biraz da bu vaat üzerinden değerlendirmek gerekiyor.[3]
Elbette her reklamı aynı ölçüde değerlendiremeyiz. İnsanların ihtiyaç duydukları ürünleri tanımaları ve seçenekleri öğrenmeleri de gerekli. Ancak tanıtımın, kişiye sürekli eksik olduğunu hissettiren bir anlatıya dönüşmesi üzerinde durmalıyız.
Elimizdeki eşya işimizi görüyor olabilir. Buna rağmen onunla yetinmekte zorlanıyorsak, kendimize duyduğumuz güvenin ne kadarını satın aldıklarımıza bağladığımızı düşünmemiz gerekir.
Özel günlerde bu ilişki daha da görünür hâle geliyor.
Anneler Günü, Babalar Günü, doğum günleri ve sevdiklerimizle paylaştığımız başka anlamlı tarihler… Bu günlerin merkezinde sevgi, hatırlama ve birlikte olma duygusu var. Fakat kampanyaların dili içinde bazen o duygunun yerini hediye seçme ve harcama yapma telaşı alıyor.
Hediye vermek elbette güzel. İnsanın sevdiği birini düşünerek aldığı küçük bir armağanın değeri de büyük olabilir. Benim itirazım, sevginin yapılan harcamanın büyüklüğüyle ölçülmesine.
Bir insanı hatırladığımızı göstermenin tek yolu alışveriş yapmakmış gibi davranıldığında, özel günün anlamı daralıyor. Reklamların bu günleri daha geniş tüketici kitlelerine ulaşmak için bir fırsat olarak değerlendirmesi, tüketim kültürüne ilişkin çalışmalarda da ele alınıyor.[4]
Duyguların alışveriş zorunluluğuna dönüşmesi üzerinde düşünmeliyiz. Birlikte geçirilen zamanın, edilen bir telefonun veya içtenlikle söylenen birkaç sözün yerini her zaman bir paket dolduramaz.
Tüketim toplumunda statü meselesi de bu baskıyı artırıyor. Başkasında gördüğümüz hayatı kendi hayatımızla karşılaştırıyoruz. Bazen imkânlarımızı ve ihtiyaçlarımızı bir kenara bırakıp o görüntüye yetişmeye çalışıyoruz.
Sosyal medya bu karşılaştırmayı gündelik hayatın içine taşıyor. İnsanların giydikleri, yedikleri, gezdikleri ve kullandıkları ürünler sürekli karşımıza çıkıyor. Ünlüler ve içerik üreticileri tarafından yapılan paylaşımlar, ürün önerileriyle birleştiğinde tüketim için etkili bir alan oluşuyor.[5]
Ekranda gördüğümüz hayatın tamamını bilmiyoruz. Yalnızca paylaşılması tercih edilen kısmını görüyoruz. Buna rağmen kendi hayatımızı o görüntüyle ölçebiliyoruz.
Burada insanı yoran bir döngü var. Başkasının sahip olduğuna ulaşmak için harcıyor, ona ulaştığında ise başka bir örneğe bakmaya başlıyor. Toplumsal kabulü eşyada aradıkça, sahip olduklarıyla kurduğu ilişki de değişiyor. Eşya bir ihtiyacı karşılamaktan çok, bir şeyleri ispatlama aracına dönüşüyor.
Bu ispat çabasının ekonomik bedeli de olabiliyor. Gelirinin üzerinde harcama yapan kişi, bugünkü isteğini karşılamak için gelecekteki kazancını kullanıyor. Alışverişin kısa süren sevincinin ardından ödeme yükü devam ediyor.
Kredi ve taksit imkânlarını değerlendirirken yalnızca ürüne sahip olacağımız anı düşünürsek, onun için ayıracağımız emeği ve zamanı gözden kaçırabiliriz. Bir eşyayı almak kadar, o eşyanın hayatımızda kaplayacağı ekonomik yeri de hesaba katmak gerekir.
Tüketimin psikolojik tarafını da bu çerçevede ele alıyorum. Alışveriş bazen ihtiyaç karşılamanın ötesinde, sıkıntıdan uzaklaşmanın veya kendini iyi hissetmenin bir yoluna dönüşebiliyor. Çevrim içi alışveriş davranışlarıyla psikolojik belirtiler arasındaki ilişki de araştırmalara konu oluyor.[6]
Ancak kişinin yaşadığı her üzüntüyü, yaptığı her alışverişi aynı açıklamaya bağlamak doğru olmaz. Burada üzerinde durduğum, satın almanın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğunu fark edebilmek.
Bir ürünü kullanmak için mi istiyoruz, yoksa onu alırken hissedeceğimiz kısa süreli heyecan için mi? Aldıktan sonra gerçekten yararlanıyor muyuz, yoksa ilgimiz hemen başka bir ürüne mi kayıyor?
Bu sorular bizi israf meselesine getiriyor.
İsraf denildiğinde çoğumuzun aklına çöpe atılan ekmek, açık bırakılan musluk veya gereksiz yanan ışık geliyor. Bunların her biri önemli. Fakat israfın kapsamı daha geniş. Kullanılmadan biriktirilen eşya, ihtiyaç olmadığı hâlde yapılan harcama ve boşa geçirilen zaman da bu tartışmanın içinde.
TDV İslâm Ansiklopedisi’nde israf, uygun görülen ölçülerin dışına çıkmak ve imkânları meşru olmayan amaçlarla saçıp savurmak çerçevesinde açıklanıyor.[7] Bu yaklaşım, meseleyi yalnızca paranın miktarından çıkarıp ölçü ve sorumlulukla ilişkilendiriyor.
Ben de israfı maddi ve manevi yönleriyle birlikte düşünmek gerektiğine inanıyorum.
Maddi israf daha kolay fark edilebiliyor. Dolapta unutulan yiyeceği, kullanılmayan kıyafeti veya gereksiz harcamayı görebiliyoruz. Manevi kayıp ise bazen daha sessiz gerçekleşiyor. Sevdiklerimize ayırabileceğimiz zamanı tüketim telaşına verdiğimizde, bir ilişkinin değerini hediyenin fiyatıyla ölçtüğümüzde veya kendimizi sürekli başkalarıyla kıyasladığımızda başka şeylerden de eksiliyoruz.
Tüketimle din arasındaki ilişkiyi de bu noktada önemsiyorum. Tüketim toplumunun daha fazlasına sahip olmak üzerinden sunduğu anlamla, inancın ölçülü yaşamaya ve israftan uzak durmaya yaptığı çağrı arasında bir gerilim bulunuyor.[8]
İnsan elbette güzel olanı sevebilir, imkânları ölçüsünde rahat bir hayat sürmek isteyebilir. Fakat hayatın anlamını sahip olduklarımızla sınırlandırdığımızda, hiçbir alışverişin tamamlayamayacağı bir beklenti oluşuyor.
İsrafın bedeli evimizin kapısında da kalmıyor.
Gıda kaybı ve israfı üzerine yapılan çalışmalar, üretimden tüketiciye ulaşana kadar farklı aşamalarda kaynakların boşa gidebildiğini gösteriyor.[9] Atılan bir yiyecekle birlikte onun üretilmesi, taşınması ve saklanması için harcanan emek ve kaynaklar da kaybediliyor.
Su, enerji ve diğer doğal kaynaklar için de benzer bir sorumluluk taşıyoruz. Gelecek nesillerin kullanacağı kaynakları düşünmeden harcadığımızda, bugünkü tercihlerimizin sonucunu yarına bırakıyoruz.
Bu nedenle israfı yalnızca kişinin kendi parasıyla ilgili bir mesele olarak göremeyiz. Bir harcamayı yapabiliyor olmak, o harcamanın gerekli olduğu anlamına gelmez. İmkân sahibi olmak da kaynakları ölçüsüz kullanmayı haklı çıkarmaz.
Çözüm için bireysel farkındalık kadar toplumsal bir çabaya da ihtiyaç var. Çocukların bütçeyi, ihtiyacı, emeği ve kaynakların değerini erken yaşta öğrenmesini önemli buluyorum. İlkokul ve ortaokulda ev ekonomisine, liselerde tüketim kültürüne ilişkin eğitimler bu açıdan yararlı olabilir.
Kamu spotları, filmler, diziler, festivaller ve yarışmalar da farkındalığa katkı sunabilir. Kaynakların korunmasını destekleyen etkili düzenlemeler ve uygulamalarla bu çaba güçlendirilebilir.
Fakat bütün bunların günlük hayatta bir karşılığı olmalı. Alışverişe çıkmadan önce evde ne olduğunu bilmek, kullanılabilir bir eşyayı hemen gözden çıkarmamak ve ihtiyacımızla isteğimizi ayırt etmeye çalışmak küçük görünebilir. Yine de tüketimle kurduğumuz ilişki bu tercihlerde şekilleniyor.
İnsanın yaşamak için tüketmesi gerekiyor. Hayatını tüketmek için yaşamaya başladığında ise ödediği bedel parayla sınırlı kalmıyor.
Bazen satın almadan önce biraz beklemek, elimizdekine yeniden bakmak yeterli. Belki de eksik olan, yeni bir eşya değildir.
Dipnotlar
[1] S. Coşkun, Küreselleşme Sürecinde Tüketim Toplumu ve Tüketim Kültürü, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011; Ö. Torlak, Tüketim: Bireysel Eylemin Toplumsal Dönüşümü, 2016.
[2] A. Sakarya, “Tüketim Sosyolojisi’nin Dünü, Bugünü ve Yarını”, Pazarlama İçgörüsü Üzerine Çalışmalar, 4(1), 2020, s. 1–12; M. Eğilmez, Tarihsel Süreç İçinde Dünya Ekonomisi, Remzi Kitabevi, 2018.
[3] K. Elmasoğlu, “Tüketim Kültüründe Etkili Bir Araç Olarak Reklamın İşlevlerine Dair Değerlendirme”, Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, 2017, s. 27–42; C. Yanıklar, Tüketimin Sosyolojisi, Birey Yayınları, 2006.
[4] Ülkem Irmak Şimşek ve çalışma arkadaşı, “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde Yılbaşı Reklamları: Tüketim Kültürü Bağlamında 100 Yıllık Bir İnceleme”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, 2024. Özgün makalenin kaynakçasında ikinci yazarın adı ve sayfa aralığı eksik veya hatalı verilmiştir.
[5] A. Akyazı, “Sosyal Medya ve Tüketim İlişkisi: Popüler Ünlülerin Instagram Hesapları Üzerine Bir Araştırma”, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, s. 93–108.
[6] A. Özören, Yetişkinlerde Çevrim İçi Alışveriş Bağımlılığı ile Psikolojik Belirtiler Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, İstanbul Gelişim Üniversitesi, 2023.
[7] TDV İslâm Ansiklopedisi, “İsraf” maddesi, cilt 23, 2001; A. Öksüz, “Tüketim Kültürü: İsrafın Sebep ve Çareleri”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2013, s. 89–127.
[8] İ. Demirezen, Tüketim Toplumu ve Din, Ensar Neşriyat, 2015; aynı yazar, “Tüketim Toplumunun Oluşumu ve Din ile Etkileşimi”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2010, s. 97–109.
[9] C. Ö. Dölekoğlu, “Gıda Kayıpları, İsraf ve Toplumsal Çabalar”, Tarım Ekonomisi Dergisi, 2017, s. 179–186.
