İnsan, tarih boyunca kendisini anlamaya çalıştı. Bugün ise belki de ilk kez, kendisini anlamaya çalışırken başkalarının kendisi hakkında oluşturduğu dijital tanımlamaların içinde yaşamaya başladı. Peki, gerçekten kendi tercihlerimizle mi yaşıyoruz, yoksa tercihlerimizin bize ait olduğuna mı inanıyoruz?
İnsan nedir?
Bu soru, insanlık tarihinin en eski ve belki de cevabı en zor sorularından biridir. Filozoflar, düşünürler, bilim insanları ve din adamları yüzyıllar boyunca bu sorunun peşinden gitti. Kimileri insanı düşünen bir varlık olarak tanımladı, kimileri toplumsallığını öne çıkardı. Kimileri de insanın en belirgin özelliğinin seçim yapabilmesi, yani iradesi olduğunu savundu.
Ancak bütün bu tanımlamaların ortak bir noktası vardı: İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değildi. Düşünen, hisseden, sorgulayan, etkilenen ve etkileyen bir varlıktı.
Bugün bu kadim soruya yeni bir soru eklemek zorundayız:
İnsan, dijital dünyanın içinde ne kadar kendisi olarak kalabiliyor?
Çünkü artık yalnızca içinde yaşadığımız toplum tarafından şekillendirilmiyoruz. Cebimizde taşıdığımız telefonlar, takip ettiğimiz hesaplar, izlediğimiz videolar ve farkında bile olmadan bıraktığımız dijital izler de düşüncelerimizi, duygularımızı ve tercihlerimizi etkiliyor.
Üstelik çoğu zaman bunun farkında bile değiliz.
Seçtiğimiz Hayat Gerçekten Bizim mi?
Fransız filozof Jean-Paul Sartre, insanın kendisini seçimleriyle oluşturduğunu savunur. Ona göre insan, ne olduğundan ve neye dönüştüğünden sorumludur.
Bu düşünce, özgürlüğü insan varoluşunun merkezine yerleştirir.
Fakat burada üzerinde durulması gereken önemli bir mesele var: Seçimlerimizi etkileyen koşullar ne kadar bizim kontrolümüzde?
Bir insanın neyi sevdiği, neden korktuğu, hangi düşünceye yakınlık duyduğu veya hangi davranışı doğru bulduğu yalnızca kendi iç dünyasının ürünü değildir. Ailesi, eğitimi, yetiştiği çevre, kültürü ve yaşadığı toplum onun üzerinde belirleyici etkiler bırakır.
Sigmund Freud’un bireysel psikoloji ile toplum psikolojisi arasında kurduğu ilişki de bu gerçeğe işaret eder. İnsan, tek başına yaşayan ve yalnızca kendisinden hareketle karar veren bir varlık değildir. Başkaları, onun ruhsal dünyasında sürekli yer alır.
Dün bu etkiyi büyük ölçüde aile, okul, mahalle ve toplumsal çevre oluşturuyordu.
Bugün ise bu çevreye çok güçlü bir aktör daha eklendi: Sosyal medya.
Üstelik bu yeni aktör, insanın yalnızca ne düşündüğünü değil, neye dikkat edeceğini de etkileyebiliyor.
Algoritmaların Görünmeyen Tercihleri
Sabah uyandığımızda telefonumuza uzanıyoruz. Bir haber okuyor, birkaç video izliyor, bazı paylaşımları beğeniyor, bazılarını geçiyoruz.
Bütün bunları kendi irademizle yaptığımızı düşünüyoruz.
Oysa karşımıza çıkan içeriklerin önemli bir bölümü, bizim doğrudan seçtiğimiz şeylerden oluşmuyor.
Sosyal medya algoritmaları, önceki davranışlarımızı değerlendirerek hangi içeriklerle daha fazla ilgilenebileceğimizi tahmin ediyor. İzlediğimiz videolar, üzerinde durduğumuz paylaşımlar ve etkileşimlerimiz, sonraki karşılaşmalarımızı etkiliyor.
Böylece zamanla karşımıza çıkan dünya, gerçek dünyanın bütününü değil, ilgi alanlarımıza göre seçilmiş bir bölümünü yansıtmaya başlayabiliyor.
Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu eserinde eleştirdiği dijital yakınlık anlayışı tam da burada önem kazanıyor. İnsan, kendisine benzeyen düşüncelerle çevrelendiğinde farklı olanla karşılaşma imkânını kaybedebiliyor.
Bir düşünün.
Sürekli aynı görüşleri okuyorsanız, benzer yorumları görüyorsanız ve sizinle aynı fikirde olan insanların paylaşımlarıyla karşılaşıyorsanız bir süre sonra kendi düşüncenizin herkes tarafından paylaşıldığını sanabilirsiniz.
Oysa bu, toplumun gerçek düşüncesi değil, size sunulan dijital çevrenin bir yansıması olabilir.
İnsanın yalnızca ne düşündüğü değil, neyi düşünme fırsatı bulduğu da önemlidir.
Çünkü farklı bir düşünceyle karşılaşmayan insan, kendi düşüncesini yeterince sorgulamayabilir.
Beğenilme Arzusu ve Dijital Kimlik
Sosyal medya yalnızca düşüncelerimizi değil, kendimizi başkalarına sunma biçimimizi de değiştirdi.
Artık insanlar yalnızca yaşamıyor; yaşadıklarını gösteriyor.
Bir yere gitmek kadar oradan fotoğraf paylaşmak, bir başarı elde etmek kadar onu duyurmak, bir düşünceye sahip olmak kadar o düşüncenin başkaları tarafından beğenilmesi de önem kazanabiliyor.
Böylece insanın kendi varlığını anlamlandırma çabası, zaman zaman başkalarının onayını kazanma arzusuyla iç içe geçiyor.
Bir fotoğrafın aldığı beğeni sayısı, bir paylaşımın görüntülenmesi veya bir hesabın takipçi sayısı, kişinin kendisine verdiği değeri etkilemeye başlayabiliyor.
Elbette herkes için durum böyle değil. Sosyal medya insanlara kendilerini ifade etme, topluluk oluşturma ve görünür olma imkânı da sağlıyor.
Ancak burada kritik bir ayrım bulunuyor:
İnsan, kendisini ifade etmek için mi paylaşım yapıyor, yoksa başkalarının beklentilerine uygun bir kimlik oluşturmak için mi?
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış eserinde tartıştığı bireysellik meselesi, bugün dijital dünya açısından yeniden düşünülmeyi hak ediyor.
Çünkü insan bazen dışarıdan herhangi bir baskı görmeden de çevresinin beklentilerine uyum sağlayabiliyor.
Kendi tercihi olduğunu düşündüğü davranış, aslında kabul görme arzusunun sonucu olabiliyor.
Dijital dünyada bu durum daha görünür hale geliyor.
İnsan, başkalarının hayatını izlerken kendi hayatını eksik bulabiliyor. Başkalarının başarılarıyla kendi başarısını, başkalarının görünüşüyle kendi görünüşünü, başkalarının mutluluğuyla kendi mutluluğunu karşılaştırabiliyor.
Sonunda insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişki, başkalarının hayatına bakarak şekillenebiliyor.
Özgürlük Hissi, Bağımlılık Gerçeği
Sosyal medyanın belki de en dikkat çekici çelişkisi burada ortaya çıkıyor.
İnsan kendisini özgür hissediyor.
İstediği kişiyi takip ediyor, istediği düşünceyi paylaşıyor, istediği videoyu izliyor.
Ancak aynı insan, birkaç dakika bakmak için açtığı uygulamada saatler geçirebiliyor.
Telefonunu bir kenara bıraktığında yeniden kontrol etme isteği duyabiliyor. Bir bildirim geldiğinde yaptığı işi bırakabiliyor.
Bu davranışların her biri tek başına bağımlılık anlamına gelmez. Fakat kişinin kullanımını kontrol etmekte zorlanması ve bunun günlük yaşamını olumsuz etkilemesi, üzerinde durulması gereken bir sorundur.
Spinoza, insanın duygularını yönetemediği durumları özgürlük meselesiyle birlikte ele alır. Ona göre insanın kendi duygulanışları karşısındaki edilgenliği, özgürlüğünün sınırlarını gösterir.
Bugün bu düşünceyi sosyal medya üzerinden yeniden okuyabiliriz.
İnsan, ne zaman başlayacağına kendisi karar verdiği bir davranışı ne zaman bitireceğine karar veremiyorsa orada irade üzerine düşünmek gerekir.
Özgürlük, yalnızca bir şeyi yapabilmek değil, gerektiğinde onu yapmamayı da seçebilmektir.
Bir uygulamayı açabilmek kadar kapatabilmek, bir düşünceyi paylaşabilmek kadar paylaşmamayı tercih edebilmek de özgürlüğün parçasıdır.
Düşüncelerimiz mi Bizi Yönetiyor, Biz mi Düşüncelerimizi?
Sosyal medyanın etkisini yalnızca geçirilen zaman üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Asıl mesele, bu zamanın insanın zihninde ve duygularında neye dönüştüğüdür.
Bir haber karşısında öfkeleniyoruz. Bir video karşısında üzülüyoruz. Bir paylaşımı gördüğümüzde korkuyor, başka bir paylaşımda umutlanıyoruz.
Bazen doğruluğunu araştırmadığımız bir bilgiyi yalnızca düşüncelerimize uygun olduğu için kabul ediyoruz.
Bazen de aynı bilgiyi, düşüncelerimize aykırı olduğu için yeterince incelemeden reddediyoruz.
Böylece gerçeği aramakla kendi düşüncemizi doğrulatmak arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Sosyal medyanın hızlı ve yoğun içerik akışı, bu eğilimleri güçlendirebiliyor.
Çünkü düşünmek zaman ister. Sorgulamak emek ister. Bir bilginin kaynağını araştırmak, karşıt görüşleri okumak ve gerektiğinde kendi düşüncesini değiştirmek zihinsel bir çaba gerektirir.
Oysa dijital ortam çoğu zaman hızlı tepkiyi ödüllendirir.
Bir haberi okumadan paylaşmak, bir görüntünün bağlamını öğrenmeden yorum yapmak veya bir iddiayı doğrulamadan yaymak son derece kolaydır.
Burada yalnızca bir medya okuryazarlığı sorunu değil, aynı zamanda bir irade sorunu da bulunmaktadır.
Çünkü insanın önüne gelen her bilgiye tepki vermemesi, her tartışmaya katılmaması ve her gördüğüne inanmaması da bilinçli bir tercihtir.
İnsan Teknolojinin Efendisi Olabilecek mi?
Teknolojiyi bütünüyle olumsuz görmek doğru değil.
Sosyal medya sayesinde insanlar bilgiye ulaşabiliyor, seslerini duyurabiliyor, yeni şeyler öğrenebiliyor, toplumsal dayanışma oluşturabiliyor ve daha önce erişemedikleri imkânlarla tanışabiliyor.
Sorun teknolojinin varlığı değil, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Kemal Sayar ve Berna Alaz’ın Ağ: Sanal Dünyada Gerçek Kalmak eserinde üzerinde durdukları temel meselelerden biri de insanın teknoloji karşısında kendi konumunu koruyabilmesidir.
Çünkü teknoloji insan için bir araç olmaktan çıkıp insanın hayatını belirleyen temel ölçüt haline geldiğinde, araç ile amaç arasındaki ilişki değişmeye başlar.
Artık insan teknolojiyi kullandığını düşünürken teknoloji de insanın dikkatini, alışkanlıklarını ve tercihlerini biçimlendirebilir.
Bu nedenle sosyal medya çağında özgürlük meselesini yalnızca ifade özgürlüğüyle sınırlandıramayız.
İnsanın dikkatini yönetebilmesi, farklı düşüncelere açık kalabilmesi, kendi davranışlarını sorgulayabilmesi ve gerektiğinde dijital dünyanın dışına çıkabilmesi de özgürlüğün önemli parçalarıdır.
Belki de bugün insanın kendisine sorması gereken soru, sosyal medyada ne kadar zaman geçirdiğinden önce, orada geçirdiği zamanın kendisini nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Son Söz: Ekranın Ötesinde Bir İnsan Var
İnsan, tarih boyunca doğayla, toplumla, kendi duygularıyla ve düşünceleriyle mücadele etti.
Bugün bu mücadeleye yeni bir boyut eklendi.
Artık insan yalnızca kendisini tanımaya çalışmıyor. Kendisini tanımlayan, davranışlarını tahmin eden ve dikkatini yönlendirmeye çalışan dijital sistemlerle de birlikte yaşıyor.
Bu sistemler bizim hakkımızda çok şey öğrenebilir.
Hangi haberleri okuduğumuzu, hangi videoları izlediğimizi, hangi düşüncelere yakınlık duyduğumuzu ve nelere ilgi gösterdiğimizi analiz edebilir.
Ancak insan, geçmiş davranışlarından ibaret değildir.
İnsan düşüncesini değiştirebilir, alışkanlıklarını sorgulayabilir, kendisine sunulanın dışına çıkabilir.
Onu insan yapan özelliklerden biri de budur.
Bu yüzden mesele sosyal medyadan tamamen uzaklaşmak değil, onun karşısında bilinçli bir özne olarak kalabilmektir.
Çünkü insanın varoluşu, yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle ya da algoritmaların kendisine ne gösterdiğiyle açıklanamaz.
İnsan, kendisine sunulan dünyayı sorgulayabildiği ölçüde kendi dünyasını kurabilir.
Ve belki de dijital çağın en önemli sorusu şudur:
Biz sosyal medyada kendimizi mi var ediyoruz, yoksa sosyal medya bizi kendisinin istediği insana mı dönüştürüyor?
Bu sorunun cevabını bulmak için önce ekrana değil, kendimize bakmamız gerekiyor.
Yakup Ertürk
